Barışa Sevdalı Çocuklar
2009-08-08
Fırat ve Dicle köyün batı yakasının yaklaşık üç beş kilometre kadar uzağında bir
ağaç gölgesinin serinliğinde birbirlerine sarılmış biçimde uzanıyorlardı. Fırat, Dicle’nin gözlerine bakıp ikisinin de
en çok sevdiği şiirden bir kıta okudu.‘
Memleket isterim/Gök mavi,
dal yeşil,/tarla sarı olsun;/Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.’ Dicle, bu dizeleri
Fırat’ın o güzel sesinden dinlemeyi çok seviyordu. Dicle ve Fırat her gün ant içerek gitmek zorunda kaldıkları
okullarında bu dizeleri öğrenmişlerdi. Memleket’e duyulan sevda onların bu şiiri çok sevmelerine sebep olmuştu.
Dicle ayağa kalktı, Fırat’a baktı. Bir kez daha dinlemek istediğini rica etti. Fırat, dizelere tam başlayacağı
sırada ufukta bir karartı gördü. Ayağa kalktı, ilerledi, bir kayanın üzerine çıktı, ellerini alnına götürdü, uzakları
seyretmeye başladı. Uzak köyler yanıyordu. Dicle’ye dönüp baktı. Dicle’nin kollarından tutarak o çocuk
saflığıyla, temiz yüreğinin sesini yükseltti: “
Hiç kimse ne sana ne de köyümüze zarar
veremez.”, dedi.
Koşmaya başladılar. Tüm köylülere haber verip herkesin saklanmalarını
sağlayacaklardı. Köy girişinde köyün en yaşlı kadınlarından biri duruyordu. O’na bağırmaya başladılar; fakat
çocuk sesleri fazla çıkmıyordu. Sanki o seslerin duyulmasını istemeyen bir şey vardı. Delice koşuyorlardı, bağırıyorlardı,
nefesleri kesilecek gibiydi. Yaşlı kadın Kader, durmaları için işaret yapıyordu ama durmuyorlardı. Sonra gökleri yırtıp
gelen bir uçak köyün üzerinden geçti. O kadar hızlıydı ki sanki bir saniyede dünyayı dolaşacak gibiydi. Anlam veremedi
kimse bu olaya köyün tüm çocukları sevinçle bağırıyorlardı, kuşlar gibi özgürce dolaşan cisimlere bakarak ama kuşlar ile
aralarında tek farkı vardı bu cisimlerin: Biri doğanın bir parçası; diğeri demir yığınlarından yapılmış bir canavardı.
Soluk soluğa köye giriş yaptılar. Kader teyzelerinin gözlerinin içine bakıp gördüklerini anlatmak
istediler; fakat derin derin nefes almaktan konuşamıyorlardı. Fırat, tam konuşmaya başlayacağı sırada uçan canavar
tekrar görüldü gökyüzünde. Köyün üzerinden geçtiği sırada bir bomba attı. Kulakları sağır edecek kadar büyük bir patlama
duyuldu. Ortalık toz duman içindeydi. Daha ilk bombanın şoku atlatılamadan iki, üç, dört... Bombalar arka arkaya köye
atıldı. Her taraf kan içindeydi. Dicle, Fırat ve Kader saklanacak bir yer bulmuşlardı. Bir süre sessizce beklediler ve
saklandıkları yerden çıktılar. Kader’in gördüklerini yaşlı yüreği kaldıramadı. Fırat’ın yüreği sızladı,
Dicle’nin ağlamaktan gözleri kızardı. Köyün her tarafı yanıyordu...
Aradan kısa bir süre geçtikten
sonra ortalık sakinleşti. Korkudan, acıdan, sancıdan ağlayan çocuklar sessizliği bozuyordu. Kadınlar ağıt yakmaya
başladılar; sanki sözleşmişler gibi hep bir ağızdan ölen çocuklara, kolları, bacakları, kafaları kopan insanlar için ağlıyordu
analar, bacılar...
Bir ses duyuldu göklerden umut dolu gözler ile gökyüzüne baktılar. Gökyüzünden
ıştar’ın bir an çıkıp geleceğini ve acılara son vereceğini düşündüler. Ama ıştar gökyüzünde zalim savaş tanrıları
tarafından elleri kolları bağlanmıştı. Herkes sesin geldiği tarafa, güneşin battığı yöne doğru yüzünü çevirdi. Havada
gördükleri cisim delicesine bağırıyor ve insanların üzerine kurşunlar yağdırıyordu. Çocuklar, analar, babalar ve köyde olan
tüm canlılar sığınacak bir yer arıyordu...
Tüm bu kalabalığın arasında bedenleri çocuk ama ruhları
binlerce yıl yaşamış bilgenin asaletini taşıyan Fırat ve Dicle köydeki en iyi arkadaşları Botan’ı da yanlarına alarak
hem kaçıyor hem de üçünün de en çok değer verdiği Barış’ı aramaya koyuldular.
Tüm bu
kargaşaya dur diyebilmek için köyde bulunan herkes eline bir silah alıp masum insanlara ateş eden bu canavar demir
yığınlarına karşı savunmaya geçtiler. Köy muhtarı bu duruma karşı çıktı. Savunması ise “
Eğer biz onlara
ateş edersek onlar daha fazla insanımızı öldürürler.” dedi. Bu sözün ardından köy muhtarı ve yandaşları
ellerine aldıkları silahlar ile demir yığınlarına ateş eden köylülere yöneldiler ve kardeş kardeşi vurmaya
başladı...
Fırat, Barış’ı gizlendiği yerden çıkarmaya çalışıyordu. Barış korkuyordu. Saklandığı
yerde sinip bir köşeye elleri ile bir yandan kulaklarını kapatmaya çalışıyor bir yandan da başını korumaya çalışıyordu.
Botan koştu ve bir bilge gibi Barış’ı olduğu yerden kaldırdı. Çıkardı saklandığı yerden. Dicle, Barış’ın
yüzüne sevgi dolu gözler ile bakarak: “
Kalk!Ssenin adın Barış; Tüm bu olanları sadece sen
durdurabilirsin!” dedi. Barış, çaresizdi, gözleri doldu, ağlayacak gibi oldu fakat arkadaşlarının
yüzlerindeki cesaret ona güç verdi. Birlikte dışarı çıktılar. Köy meydanına doğru gitmek istediler. Fakat bu sırada köyde
sayıları yüzlerce olan askerler ve muhtarın adamları köylülere ateş ediyorlardı.
Barış arkadaşlarının
koruması altında sessiz ve yavaş adımlarla üzerine çıkacağı yüksek bir yer arıyordu. Bu sırada birden silah sesleri kesildi.
Çocuk ve kadınlar korkularından ses çıkaramıyordu... Barış yüksek bir evin damına tırmandı ve köy meydanında toplanan
askerlere bağırarak şunları söyledi: “Benim adım Barış on üç yaşındayım, adım gibi barış doluyum ve sizden
silahlarınızı bırakmanızı çocukların yaralarını sarmanızı istiyorum!” dedi.
Adı Savaş olan
komutan: “Oğlum Mehmet.” Mehmet koşar adım gelir komutanının yanına “Emret! Savaş
komutanım.” Komutan Savaş kızgın bir ifade ile sorar. “Kim bu çocuk?” Asker Mehmet komutanını
sinirlendirmemek için hızlıca cevap verir. “Köyden biri olmalı komutanım.” Savaş komutan ise iyice
sinirlendi ve Mehmet’e bir emir daha verdi. “ındirin şu çocuğu aşağıya benden izin almadan kim bağırabilir
bu şekilde.”
Mehmet koştu. Barışı yakaladı. Getirdi Savaş komutanın karşısına. Savaş
komutan ismine yakışır bir şekilde Barış’a vurmaya başlar. Barış’a vurulan her darbe Fırat, Botan ve
Dicle’nin yüreğine tarifsiz acılar eker…
Köyde yaşayan herkes bu olaydan sonra acılara
daha fazla dayanamaz ve yurtlarını terk ederler. Uzun yıllar köyleri boş kalır, yaban otlar büyümüştür, yaban hayvanları
istila etmiştir, evler yok olmuştur, kalanlar ise eli silah tutan tüm insanlara siper olmuştur…
Uzun
yıllar sonrası insanlar yorulmuştu. Artık savaşmak istemiyorlardı. ınsanlar pişman olmuşlardı. Savaş komutan yıllar önce
yaptıklarından pişmandı. Hasta yatağında özür dilemek istediği insanlar vardı. Affettirmek istiyordu kendini o güzelliği
arayan, huzur dolu, ateşi yüreklerinde bir başkasını yakmak için değil ısıtmak için kullanan o güzel insanlardan. Hasta
yatağından kalktı, son yolculuğuna çıktı…
Fırat, Botan, Dicle ve Barış kalpleri kırık bir
şekilde yıllar sonra yurtlarına dönüyorlardı. Yol boyunca kimsenin sesi çıkmadı. Eski günler gözlerinin önündeydi. Araba
köye girdiği sırada Fırat aracı durdurdu. Köyün batı yakasındaydılar. Dicle, Fırat’ın yanına doğru gitti ellerinden
sımsıkı tuttu. Botan yanlarından usulca geçerek köye doğru koşar adım gitti. Barış, Dicle ve Fırat’ın ortasına
girdi, ikisinin kollarından tutarak köye doğru yöneldiler. Gözlerinin önündeki evlerin kiminin çatısı çökmüş bir havan mermisi
ile kiminin duvarları kurşunlanmış bir gerillanın veya askerin kanıyla boyanmış. Buruktu kalpleri ama artık savaş sona
ermişti. Tam bu sırada Barış köy meydanındaki en yüksek evin damına tırmandı. Yüksek bir ses ile: “Benim adım
Barış ve size sesleniyorum bir daha bu yurda gelmemek üzere yemin edin savaş gelmeyecek.”
Barış, damın üzerinde bağırdığı sırada Savaş komutan köye giriş yaptı. Barış’ın sözlerini arkadaşları sayesinde
algıladı ve son gayretiyle bağırdı. Dağlarda yankı buldu bu ses sanki sesinin samimiyetine tüm dağlar inanmıştı.
“Benim adım Savaş ve bir daha gelmemek üzere bu toprakları terk ediyorum.” Son sözleriydi bu Savaş
komutanının ruhunu Azrail’e teslim etti…
Bu sözleri duyan Barış çok sevindi. Fırat, Dicle ve
Botan yaşanan tüm her şeyi unutmaya hazır bir şekilde yurtlarını tekrar eski güzel günlerine kavuşturmak için çalışmaya
başladılar…
Akşam olduğunda hepsi yorulmuştu. ılk günün yorgunluğunda kendilerine kalacak ufak bir ev
yaptılar. Eski günlerde olduğu gibi açık havada yatmak istediler. Uzandılar toprağın üzerine, Barış’ı ortalarına
aldılar, el ele tutuşup gökyüzünü aydınlatan yıldızları seyrettiler ve hep bir ağızdan en çok sevdikleri şiiri okudular:
“Memleket isterim/Gök mavi, dal yeşil,/tarla sarı olsun;/Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.”
YORUM EKLEYorumlarınız bizim için değerlidir. Siz de bu yazı ile ilgili yorumunuzu yazın!
ARKADAŞINA GÖNDERYorumlarınız bizim için değerlidir. Siz de bu yazı ile ilgili yorumunuzu yazın!
Bu köse yazisi 823 defa okundu.