Bir kardeşlik öyküsü
2008-11-12
Yedi dilde
onlarca ismini bilirim, o dar
ağızlı, yüksek tavanlı, geniş salonlu,
kireçtaşından oluşmuş doğal mağaranın; doğa ve melekler ne isim vermiş bilmem,
ama “şikefta Buké” der ona Kürtler, Araplar ise “ışkeftit Arus.” Türkler
“Gelin
Mağarası,” Ermeniler “Harsi Karayr,” Süryaniler “Maharsot
Ke’lo” derler. Ah,
canım ulema “ğar-ı Arus” der edeben, şirvanlı Ermeni Lato hatun
ise kendine has
bir isim vermiş, “Behti” demiştir aynı mağaraya. Kim bilir başka ne isimleri
vardır o kutsal mağaranın. Birbirinden güzel isimler.
GELıN MAğARASI
Yıllar
önceydi.
“Artık
eğlenceye bile hüzünle
gidilecek yaştayım, ama bu gün düğüne gideceğim” demişti
bana Aram, hüzünlü, kara gözlerini, zayıf ve
çelimsiz hamalların adımlayarak
sertleştirdikleri yoldan ayırmadan.
“Hem de
yıllardır yüzüme uğramamış emanet tebessümler takarak
gideceğim,” diye devam
etmişti konuşmaya.
Dayanamayıp
nedenini sorduğumda, buğulu gözlerini bana çevirmişti;
“Çünkü
bilgeler bilgesi Fakî Pârân, dedelerin günahına torunlardan
kefaret istemiş”
dedi.
Onun,
“qable
sînîne adeden” diye katmerleştirerek anlatmaya başlamasından, günümüz
Türkçe’siyle, “uzun yıllar önce” işlenmiş cinayetlerin, boğazlanmış insanların,
cinsiyetine
bahse girilmiş dölütlerin, ırzına geçilmiş gelinlerin kefaretini
ödemeye kararlı olduğunu
anlamıştım.
ılk soruya
içtenlikle cevap veren insanların,
ikinci soruyu sormanıza izin vermeyecek kadar
ayrıntı anlattığını biliyordum. Fazla beklememiştim. Aram konuşmaya
devam
etmişti;
“Yıllar,
yıllar
önce” demişti, “Sırf karşı aşiretten intikam almak için düğüne gün sayan
bir genç kızı kaçırmışlar.
Sonradan, halk arasında şikefta Buké diye anılan bir
mağarada kirlettikten sonra, saçı başı dağınık bir halde köyünün
harman yerine
bırakmışlar…”
Bakmaktan
değil, görmekten yorulmuş gözleri dolmuştu Aram’ın, ağladı ağlayacaktı. Çok
geçmeden ona hiçbir şey
sormamak gerektiğini anlamıştım. Ama o, kendi acısını
dostlarına, başkasının sevincini herkese anlatmanın gerektiğini
bilecek kadar
derinlikliydi.
Konuşmaya
devam
etmişti;
“Sonra,”
demişti;
“Aşiret mensupları kızı aynı mağaraya hapsetmiş ve intikam alınmadıkça
uyumamaya ve eşlerine yaklaşmamaya
ahdetmişler. Ama gel gör ki, intikam
alındıktan sonra, “bu kız artık bize yaramaz” diyerek kızcağızı
da oracıkta
infaz etmişler.”
Bunları
anlatmıştı bir çırpıda. Ben ise Aram’ın yanaklarını ıslatan yaşların, bir
annenin gözlerinden akan şifalı
sular kadar değerli olduğunu anlamış, o ânı
avuçlarımı kutsatmak için fırsat bilmiştim. O ise devam etmişti, aynı
içtenlik
ve aynı tedbirli öfkeyle;
“O akşam,
yılan, çıyan, akrep, ne varsa, gördüklerine inanamamış olacaklar ki, donup
kalmış ve bu utanca şahit olmuşlar.
Ama sonra, kışın tipiden, yazın sıcaktan, o
mağaraya sığınan her insanı öldüresiye sokmuşlar. Bu güne kadar hangi
insan o
mağaraya sığındıysa ölümcül bir saldırıya uğramış; saldırıya uğrayan hiçbir
insan kurtulamamış. Hatta bu
öfkeden, babasıyla beraber karşı köydeki hekimden
dönerken, yağmur dinene kadar o mağaraya sığınan hasta bir
çoban çocuğu bile
nasibini almış. O yamaçtan geçen dostlar, akrabalar, hatta kardeşler bile
nedensiz yere
sinirlenip birbirlerine girmiş. Ahali, o mağaranın civarını
uğursuz ilan etmiş. Dahası, efsaneye göre, sırtı boz, karnı
kara lekeli
engerekler bile o gün bu gündür, utançlarından o mağarada
çiftleşmemişler.”
Anlatmakta
zorluk çeken bir insan, bir an
duraklayıp yere baktığında, ona “Eee” demenin
saygısızlık kabul edildiği bir terbiye hâkimdi o yıllarda
şehre. Sesimi
çıkarmadan dinlemekten başka yapacak hiçbir şeyim yoktu. Öylece beklemiştim.
Aram devam
etmişti;
“Bilgeler
bilgesi Fakî Pârân, bu
coğrafyada hayvanlar ve insanlar dahil, cümle mahlukatın
saldırganlaşmasına sebep olan bu olayı, ancak temiz bir
hatıranın
silebileceğine, bilinçli, bilinçsiz yaratıkları teskin edebileceğine
inanmıştı.”
Bir an
susmuştu. Sonra
kendi görüşünü anlatır gibi bir kararlılıkla devam
etmişti;
“Birbirlerini
koşulsuzca seven iki insanın gerdeği bu mağarada gerçekleşirse, buranın
dinginleşebileceğini, yaratıldığı ilk günkü huzura kavuşabileceğini söylüyordu,”
diye devam etti
konuşmasına;
“Sonunda
Binefş ve Civan’ın
sevgisini duydu. Temiz ve pak bir sevgi, komşu iki köyde
dilden dile dolaşıyordu. Fakî, bu işin daha fazla uzamasına
razı olmamış. Binefş
ve Civan’ın nikâhını yine Binefş ve Civan’a kıydırmış. Birbirlerine “seni
seviyorum,” diyen iki genci karı koca ilan etmiş. Düğün masraflarını
üstleneceğine dair söz vermiş,
“Ama bir şartım var” demiş, sonra sözünü “Bir
ricam var” diye değiştirmiş;
“Düğününüzü
mağarada, yani
şikefta Buké’de yapmaya ne dersiniz?”
Gençler ilk
kez mahcup olmadan bakışmışlar. Binefş, Civan’ın vereceği karara uyacağını
bakışlarıyla anlatmış. Civan ise Aram’ın kararına uyacağını…
Yılanlar,
çıyanlar, akrepler bir yana, bir metreden biraz kısa, sırtı sarımsı,
kahverengi
zikzak bantlı, karnı kara lekeli engerekler bile Binefş’in ayakları altında
dolaşmış o gece. Ay
ışığı mağaranın en dibini bile aydınlatmış ya, yere serili
döşeği melekler gölgelemiş rivayete göre. Rüzgâr, mağaranın
ağzında kaval üfler
gibi esmiş. ın cin lâl kesilmiş, belli belirsiz bir kaval sesinden gayrı… Sağda
olda,
yeterli nem ve sıcaklığı bulan, sütbeyazı, şapkası yumruk büyüklüğünde
(kidâdikler) mantarlar patlamış. Bir nergis
(Binefş) açmış gecenin o
vaktinde…
Yedi dilde
onlarca ismini bilirim, o dar ağızlı, yüksek tavanlı, geniş salonlu,
kireçtaşından oluşmuş doğal mağaranın; doğa ve melekler ne isim vermiş bilmem,
ama “şikefta
Buké” der ona bazıları, bazıları ise “ışkeftit Arus. Gelin
Mağarası, Harsi Karayr, Maharsot
Ke’lo” derler. “ğar-ı Arus” der bazıları
edeben. Kimisi ise kendine has bir isim
vermiş, “Behti” demiştir aynı mağaraya.
Kim bilir başka ne isimleri vardır o kutsal mağaranın.
Birbirinden
güzel
isimler.
Ama ben en çok
şikefta Pârân ismini
severim…
YORUM EKLEYorumlarınız bizim için değerlidir. Siz de bu yazı ile ilgili yorumunuzu yazın!
ARKADAŞINA GÖNDERYorumlarınız bizim için değerlidir. Siz de bu yazı ile ilgili yorumunuzu yazın!
Bu köse yazisi 1927 defa okundu.