Geçtiğimiz hafta elime geçen bir kitaptan söz etmek istiyorum. Emrah Cilasun’un
yazdığı “Mustafa Suphi’yle Yoldaşlarını Kim Öldürdü?” kitabından.* Neredeyse soluksuz okudum.
Hemen her hafta pek çok kitap basılıyor ve bazılarını daha çok duyuyoruz. Ancak “kitap”, ticari bir
metaya dönüştürüldüğünden, “reklam”ı bol yapılana daha çok yöneliyoruz. Bu nedenle kaliteli üretimlerin
okurla buluşması sahiden zor oluyor. Kaldı ki “okur”un durumu da oldukça
tartışmalı.
Son derece iyi araştırılmış, tarihi belgelerle desteklenmiş ve ciddi değerlendirmelerle ufuk açan
bir eser sözünü ettiğim kitap. Ancak belki daha da önemlisi, son yıllarda burjuva liberal entelijansiyasının bile neredeyse
kendine “dert” edindiği, “Türkiye’de sol neden yok?” sorunsalına ciddi bir cevap
olma niteliğinde. Kitap, 28/29 Ocak 1921’de Mustafa Suphi ve yoldaşlarının Karadeniz açıklarında katledilişine
giden süreci anlatmakta. Mustafa Suphi ve yoldaşlarının Kazım Karabekir’le yaptıkları görüşmeler doğrultusunda,
Mustafa Kemal’in de yakın ilgisi ve bilgisi kapsamında Anadolu’ya gelişleri ve hemen sonrasında
Erzurum’da başlayıp Karadeniz sularında biten trajedisi…
Ocak ayının son günlerini sürüyoruz. 28 Ocak’a günler kala, “On
beşler” diye bilinen ve Türkiye’de TKP’nin ve dolayısıyla örgütlü sol mücadelenin ilk yürüyüşçüleri
sayılabilecek öncü kadroları anmak önemli. Ancak anmak her zaman anlamakla mümkün. ınsanlık değerleri adına her erken
kayıp nasıl ki geleceğimizden çalmışsa, bize ait olanı eleştirmek ve aşmak da geleceği kazanmanın yegane
yolu.
Kitap da böyle bir yol izliyor. Mustafa Suphi’yle yoldaşlarını kim öldürdü?”
sorusuna cevap arıyor. Çok güncel bir konu olması açısından, Mustafa Suphi’yle yoldaşlarını işte bugün adına
Ergenekon denilen ve “devlet” adına işler yapan kanlı aygıt öldürmüştür diyebiliriz. Bugün nasıl ki faili
meçhullerden, devlet adına işlenen kanlı cinayetlerden, ölüm kuyularından bahsediliyorsa ve bunların tümü siyasi
cinayetlerse, 1920’lerde Mustafa Suphilere karşı düzenlenen komplo ve on beş kişinin öldürülerek imha edilmesi
de “aynı” aygıtın işiydi. Yani onları “iktidar” öldürmüştür. Onları sistemin kendisinin
öldürdüğü ortadadır. Onları toplumun önünde başka bir ufuk açılmasını istemeyen statüko öldürmüştür. Uzun lafın kısası,
onları öldüren kanlı mekanizma –isimler değişse de- yıllar ve yıllar boyu aslında hiç değişmedi.
Bütün bunları biliyoruz. Fakat kitap olaya başka bir açıdan yaklaşıyor. Kitabın başlığına konu
olan soruya yazarın verdiği cevap, oldukça eleştireldir. Mustafa Suphi’yle yoldaşlarını ölüme götüren neden,
aslında onların “devlet kurtarma” anlayışından, dolayısıyla devletçilikten tam olarak sıyrılamamış
olmalarıdır. Muhalif kimlikleri, dönemin güçlü Sovyet etkisini aşacak derecede doğdukları topraklara kök salamamıştır.
ıttihat Terakkiciliğin gölgesinde kendini var eden ciddi ideolojik boşluklar, hem “devlet” aygıtını yeteri
kadar çözememeyi getirmiş, hem de icazete ve gaflete dayanan bir siyaset tarzına dönüşmüştür. ıktidar ise Komünist Partisi’yle Suphi ve yoldaşlarını tuzağa düşürmek için bu boşlukları kullanmakta
üstün başarı sergilemiştir. Sonuç yenilgidir.Yazarın ortaya koyduğu ve Mustafa Suphi’ye ait olan bazı
metinlerden anlıyoruz ki, Türkçülükten, dolayısıyla milliyetçi etkilerden de tam olarak kopamamışlardır.
Sorular ve cevaplar, sorgulamalar ve kanıtlar… Kitabın sonlarına doğru
yazar, "1921’de yaşanan ağır yenilgi yalnızca siyasal bir yenilgi değildir; aynı zamanda ideolojik bir
yenilgidir ve bu yenilginin sorumluluğu tamamen Mustafa Suphi’ye ve onun önderi olduğu Türkiye Komünist
Partisi’ne aittir." demektedir. Bu o kadar doğru ve hala o kadar güncel bir tespittir ki. Yazının başında
sözünü ettiğimiz, burjuva liberal entelektüellerin sordukları ve doğaldır ki bulamadıkları yanıt budur. Adına devlet
dediğimiz bütün o ideolojik dünyadan kopamamış olmak, yenilginin temel nedenidir. Toplumu, halkı esas aldığını düşünen,
ancak “iktidar”ı esas alan bir politika yapış tarzı devlete göbekten bağlı olmayı, onun kurallarıyla
oynamayı ve sonuçta yenilgiyi getirmektedir. Sadece kanlı tuzaklarda ölüm değil, benzeşmek de mümkündür ve belki ondan
daha büyük tehlikedir.
Türkiye solu kendisiyle ve ideolojik
dünyasındaki boşluklarla hesaplaşma zorunluluğuyla, bugün her zamankinden daha yakıcı olarak karşı karşıya iken, tıpkı bu
kitap gibi umut veren ve heyacan yaratan eşiklerden geçmekteyiz. “Ermeni Kardeşimden Özür Diliyorum”
kampanyası bunlardan biridir. şu ana kadar 30 bine yakın insan imza atmıştır. Aslında kendimizle ideolojik bir hesaplaşma
olması itibariyle görünenin ötesinde önem taşımaktadır. Görünen, olması gereken bir duyarlılıktır. Ancak arkasında derin
anlamlar vardır. Ezilenlerin hiyerarşisinin olamayacağını, önem sıralamasına tabi tutulamayacağını,
“hiyerarşi”nin kendisinin iktidar demek olduğunu, kendimizi daha yakın ve daha uzak hissettiğimiz ezilenler
varsa hiyerarşinin bir parçası haline geldiğimizi ve onun çizdiği sınırlar dahilinde düşündüğümüzü ve davrandığımızı
anlıyoruz.
Türkiyeliler olarak, devletin “âli”
çıkarları adına yapılıp edilenleri paylaşmadığımızı giderek daha açık ve daha güçlü söyleyeceğiz. Bunu yaptığımız sürece
“bize ait” olanın üstündeki ölü toprağını ellerimizle silip atacak, Mustafa Suphi’lerden
Hrant’lara kadar yaşanan linçlerin, kanlı tertiplerin ve “yok etme”lerin üzerine gidebileceğiz.
Çünkü “ölüm”e götüren süreçlerde gözümüz artık daha açık olacak. Sol öncelikle bir “vicdan
hareketi” olmaya yöneldikçe toplumla bütünleşecek, ayakları üzerine dikilecek. Ve düşünelim bir kez
daha… ıktidar aygıtı için, bir vicdan hareketinden daha tehlikeli ne olabilir?
* Mustafa Suphi’yle Yoldaşlarını Kim
Öldürdü?
Emrah Cilasun
Agora Kitaplığı 2008





