Kırmızı Taş Çiçekleri
2009-04-06
Hapishane, kapatılmak demektir. Bir anda hayatın içinden alınırsınız ve kapatılırsınız.
Hayat artık “dışarıda” kalmıştır. Koparıldığınız tüm her şey dışarıda ve artık göremeyeceğiniz bir
uzaklıktadır. Gürül gürül akan bir nehirden boğazınızda bir kancayla çekilip alınmış ve küçücük bir akvaryuma
konulmuşsunuzdur. Ağzınız kanamaya devam eder, yemez içmez olursunuz. Akvaryumun cam duvarlarına başınızı çarça
çarpa oranın artık sizin nehriniz olmadığını algılamaya başlarsınız. Sınırları öğreninceye kadar çarpar durursunuz
duvarlara.
Önceleri “yaşayamam” sanırsınız. Bir gün değil, iki gün değildir, bir delikte
yıllarca nasıl yaşanılacağını idrak edemezsiniz. Yaşananlar “kâbus”tur. Bir sabah kalktığınızda bu kâbusun
biteceğini düşünürsünüz. Ama bitmez. Tutukevlerinde geceleri arkadaşlarınızın çığlıklarıyla uyanırsınız. Hiç adetiniz
değilken dişlerinizi sıkmaya başlamışsınızdır uykunuzda, ya da konuşmaya. Sabah uyandığınızda yumruklarınızın sıkılı
olduğunu, tırnaklarınızın avuçlarınıza gömüldüğünü fark edersiniz. Özgürlüğünden koparılmış insanın “doğal”
tepkileridir bunlar. Sonra alışmaya başlarsınız. Bedeniniz alışmaya, uyum sağlamaya gayret etmektedir. Ama ruhunuz
alışamaz. Ruhunuz azap içinde çeşitli savunma yöntemleri geliştirerek direnmeye devam eder. Bedeniniz,
“Buradasın, burada yaşamak zorundasın” dedikçe, ruhunuz dışarıya kaçmanın türlü yollarını arar durur.
Unutmamaya çalışırsınız. Unutmak gerçek ölümdür. Unutmaya karşı direnirsiniz. Dışarıdaki her ayrıntıyı kafanıza
kazırsınız, sevdiğiniz yerlerde dolaşırsınız, yağmur altında yürürsünüz doyasıya. Bahar dalını koklarsınız, kendinizi dışarıda
hayal edersiniz eskisi gibi. Hayal gücünüz ve hafızanız yoldaşınız olmuştur. ıçinizde hayata ve mücadeleye dair Umudu
büyütürsünüz.
Çocukluğunuz daha tanıdık gelir. ıçerde barışmayı öğrenirsiniz. Annenizle, babanızla,
çocukluğunuzla barışırsınız. Hayat sizin açınızdan bu dönemeçte dondurulmuştur. Geçmiş “bugün” gibi
canlıdır, gelecek belirsizdir. Geçmişe sığınırsınız, onu yeniden üretirsiniz. 20’li yaşların deli doluluğunu içerde
yaşamak zorundasınızdır. Hızlı olgunlaşmak zorunda kalırsınız. Ve eğer kahretmiyorsanız, 20’li yaşların coşkusunu
dışarıya saklarsınız. Tüm yarım kalmışlıkları annenizin ilkokulda cebinize koyduğu işlemeli mendile özenle sarar, sahip
çıkarsınız. Hayatınız yarım kalmışlıkların toplamı gibidir. Ağrılı bir durumdur bu. Çünkü hayat devam etmektedir. Siz
kıyısında da olsanız, ona “içerden” de baksanız devam etmektedir. Onu yine de yaşamak, tamamlamak
zorundasınızdır.
ışte yazmak bu tamamlamanın gereğidir. Sizin dışınızda süre giden hayatı kendi cephenizden
sürdürmektir içerde yazmak. Yazmak yaşamaktır. Dışarıda bıraktığınız hayatınızı sürdürmenin bir yoludur. Kimi zaman
aralarında olmadığınız için, içerde olduğunuz için sizi yok sayan, duymak istemeyen topluma ve hayata bir müdahaledir.
ıçerden yükselen insan çığlıklarıdır. Yerini bulup bulmaması önemli değildir. ıçerden gönderilen sözcükler, şişelerin içindeki
mektuplar gibidir okyanusa fırlatılmış. ınsanın insana ettiği zulmün sessiz tanıklarıdır o sözcükler. ınsanlığın gözyaşlarıdır.
Bu yüzden kanarlar her daim.
Önce mektup yazmaya başlarsınız. “Dışarıdakiler”e,
sevdiklerinize ulaşmanın başka bir yolu yoktur. Bu tedavülden kalkmış araçla aranızda bir ilişki başlar. Mektup uzaklara
yazılandır, uzaklardan gelendir, gönlünüzün karasıdır, yüreğinizin sızısıdır, demli çay tadındadır. Kumral bir çocuğun
saçlarında oynaşan gün ışığıdır, geceleri denizdeki yakamozlardır, sarı mısır tarlalarında dolaşmaktır, ıslak bir kalple
yürümektir yağmurlarda, başını otobüsün camına yaslayıp uzayan yola dalıp gitmektir, terk edilmiş kasabalardan
geçmektir, eski dostlara uğramaktır, yeni insanlarla tanışmaktır. Kısacası Hayat’tır… Mektup yazarsınız,
uykusuz gecelerde kendinize yürürsünüz, her mektubu kendinize yazarsınız aslında. Kalemi usulca bıraktığınızda ve mektup
bittiğinde arınmış, boşalmış hissedersiniz. Bir mektubun bitmesi huzurdur. Sözler insanı sağaltır. ıçinizi boşaltıp zarfa
koymuş, göndermişsinizdir sizden bir parçayı. Mektup biriktirdiklerinizdir. Yazarsınız ve beklersiniz. Hayattaki tüm her
şey gibi karşılık bulmasını… Yerine ulaşmasını, başka sözcüklerle çoğaltılmasını, bir yüreğe gerçekten
dokunmasını… Sonra mektuplar alırsınız. Size yazılmış, belki öylesine yazılmış… Ama yüreğiniz titrer her
sözcükte, döne döne okursunuz. Mazgal açıldığında mektup var mı diye beklersiniz. Gelmediğinde üzüldüğünüzde kendinize
kızarsınız. Gerçekten üzülürsünüz. Her mektup insan sıcağıdır teninize değen. Her mektupla hücre kapısı alabildiğine açılır
ve güneş dolar gözlerinize. Mektup sevinçtir, mektup insandır, mektup yaşadığınızı hissettiren birileridir. Mektup
kollarınıza girenlerdir yürürken. Mektup umuttur. Beklenendir, özlenendir, insana aittir.
ıçerde yazmak
mektupla başlar. Gelen mektuplar, giden mektuplar, kitaplar, romanlar, öyküler, şiirler… Sözcükler hayatınıza
öyle kaçınılmaz bir şekilde girer ki şaşarsınız. Sözcüklerden dünyalar kurulabileceğini öğrenirsiniz. Kendi sözcüklerinizi
bulmaya başlarsınız yavaş yavaş. Size ait sözcükleri… Bu dünyada yazılabilecek her şey yazılmış mıdır? Hayır.
Milyarlarca olduğumuz halde her birimizin parmak izleri nasıl farklıysa, her birimizin kendi sözcükleri de vardır. Parmak
izlerimiz gibi eşsiz, benzersiz, tek… Milyarlarca insanın milyonlarca yılda ürettiği sözcükler denizinde kendi
sözcüklerinizi bulursunuz, kendi hikâyenizle damgalarsınız, acılardan sevinçlerden süzüp onları yeniden kurarsınız. Onları
toprak olmuş geçmişten dişlerinizle çıkarırsınız gün yüzüne… Artık sizinledirler.
ıçerde her birimiz
önce kendi hikâyelerimizi yazdık. Böyle apansız çekilip hayatın kıyısına alınmışken geriye dönüp “Peki kimim
ben?” dediğimiz yerde kendimizi yazdık. Bulunduğumuz yer bir duraktı. Hayat “dışarıda” kalmıştı
ve yeniden üretilecekse, bu durakta yeniden tanımlanmaya ihtiyaç vardı. Çoğumuzun nefes nefese geçen hayatları,
hapishanede kapatılmayla birlikte o hayatların sahibi olan bizler tarafından yeniden sorgulanıyordu yazarak. Kendimizi,
kendimize olduğu kadar birbirimize de anlatmanın en iyi yoluydu yazmak. Yazmak kendini tanımanın, keşfetmenin, insanı
anlamanın yoluydu.
Yazmak sığınaktı. Kendi sığınağına kaçmaktı. Orada kendiyle kalmaktı. Yazmak isyan etmekti,
yazmak dalga geçmekti tüm olan bitenle… Yazmak mücadele etmekti, kavgaydı, ama barışmaktı da kimi zaman.
Yazmak gerçeği görmekti, yazmak gerçekten kaçmaktı bazen de. Yazmak tek kişilikti, yalnız kalmaktı, ama buluşmak
içindi insanlarla. Kendinizi yazardınız ama kendiniz için yazmazdınız. Yazan herkes, insanlar için yazar sonuçta. Biz
içerdekiler için de böyleydi. Birilerine ulaşacağı, karşılığını bulacağı umuduyla yazılırdı. Çıldırmamak, çığlık atmamak,
direnmek için yazılırdı. Sait Faik “Yazmasaydım çıldıracaktım” der. Yazmasaydı ne değişirdi? Dünya aynı
dünya olmazdı muhakkak. Sait Faik’siz bir dünyada yaşamak zorunda kalırdık. Ve bu ne büyük bir eksikliktir. Sait
Faik’in dünyasını hiç tanımamış olurduk. Sait Faik’in Boğaz’ını, Burgaz’ını, onun
parklarını, mezarlıklarını, onun çay bahçelerini, onun sokaklarını dolaşmamış olurduk. Sahiden ne büyük eksiklik olurdu bu.
Dünyamızı daha sevilir bir yer haline getirebilmek için yazmamış mıdır o da? ışaret ettiği çirkinlikler, küçüklükler onun
kurduğu dünya karşısında nasıl da hükümsüzdür nihayetinde. Sait Faik yazmasaydı çıldırır mıydı? Belki de. Ama biz
O’nsuz çok eksik kalırdık.
Sözcüklerle bir umudu yakalayamazsınız. Yazdığınız her şey kendinizdir.
Umut da sözcüklerden çıkmaz, kendinizden ve emeğinizden çıkar. Yazılanlar yorgun sayıklamalar değilse, sessizliğin ve
korkaklığın yakasına yapışan ellerimizdir. ıçerde yazılanlar insanlığın çölde yürürken bıraktığı ayak izlerinin kaybolmaması
için çekilen fotoğraflardır. Ve hepsi değerlidir. Toprak altından çıkan taş tabletler kadar değerlidirler hem de…
Onlar bize aittir. Onlar taş çiçekleridir yüreğimizin en sıcak yerinde büyüttüğümüz… Kökboyası sanılan rengini
kanımızdan almış kırmızı taş çiçekleridir… Sözcüklerimiz…
YORUM EKLEYorumlarınız bizim için değerlidir. Siz de bu yazı ile ilgili yorumunuzu yazın!
ARKADAŞINA GÖNDERYorumlarınız bizim için değerlidir. Siz de bu yazı ile ilgili yorumunuzu yazın!
Bu köse yazisi 315 defa okundu.