Taraf gazetesinde “Askerin AKP ve Gülen
cemaatini bitirme planı” manşetiyle yayınlanan belge tüm köşe yazarlarınca tartışılmaya, televizyon kanallarında
yorumlanmaya devam edile dursun, DTP’ye yeni bir operasyon dalgası gerçekleştirildi. “Ejderha olsan kar
etmez” dedirtecek cinsten akıllara ziyan gelişmeler, yaşadığımız topraklarda “sıradan” hale
getirilmiş durumda. Gün olmuyor ki, “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” dedirtecek bir olay olmasın.
Aslında turşu da belli, perhiz de, ama yine de insan evladı “iyicil” düşünmek eğiliminde olduğundan, her
seferinde şaşkınlık yaşıyor.
Geçenlerde basında Ergenekon davası oturumlarının artık çok az
izleyiciyle yapıldığına, medyanın bile ilgi göstermediğine işaret eden haberler vardı. Sahiden neler oluyor? Milletçek daha
geçen aylarda Ergenekon’la yatıp kalkmadık mı? Bir anda nasıl oldu da, gündemimizden, günlük konuşma ve
yaşamlarımızdan düşüverdi? Bize bunu nasıl yaptırabiliyorlar? Bu büyük “kontrol”ü nasıl sağlayabiliyorlar?
Nasıl yaşamlarımızı bu derece manipüle edip sonra da “yokmuş”, “olmamış” gibi
yapabiliyorlar? Kuşkusuz bu derin bir tartışma konusu. Gerçi memleketimizde hangi konu “derin” değil ki?
Bunun medyanın gücüyle, Osmanlı artığı “reaya” tabiatımızla, ideolojik hegemonya araçlarının üzerimizdeki etkisiyle, korkularımızla ve daha pek çok şeyle alakası
var. Anacak yine de… Bu kadar mı olur? Bu kadar mı “onlar” oynar, biz seyrederiz? Bu kadar mı
“onlar pişirir, biz yeriz?
Egemenler saf tutma mücadelesinde tepişirken, asla ihmal
etmedikleri tek şey var. Ezilenlere vurmak. Hem de hiçbirini atlamadan, hiçbir kesimi es geçmeden. Hatta kendi
egemenlik mücadelelerinin kızıştığı dönemlerde daha önce de söylediğimiz gibi, bunu bir “devrimci durum”a çevirmesinler diye daha da pervasız, daha da fütursuzca vuruyorlar.
“Neler oluyor?” sorusuna biraz daha açıklık getirmeye çalışırsak, burjuvazi içi güncel saflaşma son
yıllarda iyice görünür olmuş durumda. Amerikan gücünü ve onayını arkasına almış yeni sermaye gruplarının muhafazakâr
ama küreselleşmeci koalisyonu anlamına gelen AKP çizgisi, geleneksel “devlet”i bürokrasisi, ordusu ve
siyasi alanıyla zorluyor. Zorlarken bunu “demokratikleşme” uğruna yapmıyor. Kendi sınır tanımaz çıkarları
gereği yapıyor. Burjuvazi içi mücadele bir yanıyla ulusalken, bir yanıyla da “küresel” saiklere dayanıyor.
Birileri böyle istediği, birilerinin yüzyıllık konseptine lazım geldiği için, o “birileri” çok büyük bir dünya
efendisi olduğu için, bizim güdümlü ve devlet fideliğinde yetişmiş burjuvazimiz devlet-i âliye diş gösterebiliyor. Yeni
palazlananlar hak talep ediyor. Yoksa Baykal’ın dediği gibi “darbelere şerbetli” bir ülkede neler
olurdu neler… Her iki cephe için de büyük gözetmenin onayını ve desteğini almak “yaşamsal” olduğu
için, yoksa “çuval” benzeri şık olmayan hadiseler yaşanabileceği için herkes biraz da
“edepli” davranmak zorunda kalıyor.
Diğer yandan Kürt sorunun yakıcılığı,
egemenlerin saldırı hattını bu sorun üzerinden kurmaları aynı zamanda onları stratejik uzlaşanlar haline getiriyor. Kaldı ki
birbirlerine şiddetle ihtiyaçları da var. Memleket AKP iktidarı boyunca parsel parsel talan edilir ve yağmalanırken sesi
çıkmayanlar, bu hoyrat iktidar ancak kendilerine dokunduğunda ses çıkarabiliyorlar. DTP’ye sürekli baskı
yapılması da bu “operasyon”un parçası. Bir “iç düşman”, kitleleri ipliği iyice pazara çıkmış
egemenleri sorgulamaktan alıkoymak için bir gereklilik. Ekonomik krizi, içinde bulundukları “siyasi” krizi
yönetmenin en iyi yolunun bu olduğunu düşünüyorlar. Onlar gerçekten herhangi bir sorunu çözmek istemiyorlar. Meselenin,
dil yasağı gibi büyük bir ayıp olduğu artık herkes tarafından anlaşılmış yönlerinden kurtulup, “kontrol”
altında tutmayı hedefliyorlar.
Olan bitene dair
Taraf gazetesinde “Askerin AKP ve Gülen cemaatini bitirme planı” manşetiyle yayınlanan belge tüm köşe yazarlarınca tartışılmaya, televizyon kanallarında yorumlanmaya devam edile dursun, DTP’ye yeni bir operasyon dalgası gerçekleştirildi. “Ejderha olsan kar etmez” dedirtecek cinsten akıllara ziyan gelişmeler, yaşadığımız topraklarda “sıradan” hale getirilmiş durumda. Gün olmuyor ki, “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” dedirtecek bir olay olmasın. Aslında turşu da belli, perhiz de, ama yine de insan evladı “iyicil” düşünmek eğiliminde olduğundan, her seferinde şaşkınlık yaşıyor.
Geçenlerde basında Ergenekon davası oturumlarının artık çok az izleyiciyle yapıldığına, medyanın bile ilgi göstermediğine işaret eden haberler vardı. Sahiden neler oluyor? Milletçek daha geçen aylarda Ergenekon’la yatıp kalkmadık mı? Bir anda nasıl oldu da, gündemimizden, günlük konuşma ve yaşamlarımızdan düşüverdi? Bize bunu nasıl yaptırabiliyorlar? Bu büyük “kontrol”ü nasıl sağlayabiliyorlar? Nasıl yaşamlarımızı bu derece manipüle edip sonra da “yokmuş”, “olmamış” gibi yapabiliyorlar? Kuşkusuz bu derin bir tartışma konusu. Gerçi memleketimizde hangi konu “derin” değil ki? Bunun medyanın gücüyle, Osmanlı artığı “reaya” tabiatımızla, ideolojik hegemonya araçlarının üzerimizdeki etkisiyle, korkularımızla ve daha pek çok şeyle alakası var. Anacak yine de… Bu kadar mı olur? Bu kadar mı “onlar” oynar, biz seyrederiz? Bu kadar mı “onlar pişirir, biz yeriz?
Egemenler saf tutma mücadelesinde tepişirken, asla ihmal etmedikleri tek şey var. Ezilenlere vurmak. Hem de hiçbirini atlamadan, hiçbir kesimi es geçmeden. Hatta kendi egemenlik mücadelelerinin kızıştığı dönemlerde daha önce de söylediğimiz gibi, bunu bir “devrimci durum”a çevirmesinler diye daha da pervasız, daha da fütursuzca vuruyorlar. “Neler oluyor?” sorusuna biraz daha açıklık getirmeye çalışırsak, burjuvazi içi güncel saflaşma son yıllarda iyice görünür olmuş durumda. Amerikan gücünü ve onayını arkasına almış yeni sermaye gruplarının muhafazakâr ama küreselleşmeci koalisyonu anlamına gelen AKP çizgisi, geleneksel “devlet”i bürokrasisi, ordusu ve siyasi alanıyla zorluyor. Zorlarken bunu “demokratikleşme” uğruna yapmıyor. Kendi sınır tanımaz çıkarları gereği yapıyor. Burjuvazi içi mücadele bir yanıyla ulusalken, bir yanıyla da “küresel” saiklere dayanıyor. Birileri böyle istediği, birilerinin yüzyıllık konseptine lazım geldiği için, o “birileri” çok büyük bir dünya efendisi olduğu için, bizim güdümlü ve devlet fideliğinde yetişmiş burjuvazimiz devlet-i âliye diş gösterebiliyor. Yeni palazlananlar hak talep ediyor. Yoksa Baykal’ın dediği gibi “darbelere şerbetli” bir ülkede neler olurdu neler… Her iki cephe için de büyük gözetmenin onayını ve desteğini almak “yaşamsal” olduğu için, yoksa “çuval” benzeri şık olmayan hadiseler yaşanabileceği için herkes biraz da “edepli” davranmak zorunda kalıyor.
Diğer yandan Kürt sorunun yakıcılığı, egemenlerin saldırı hattını bu sorun üzerinden kurmaları aynı zamanda onları stratejik uzlaşanlar haline getiriyor. Kaldı ki birbirlerine şiddetle ihtiyaçları da var. Memleket AKP iktidarı boyunca parsel parsel talan edilir ve yağmalanırken sesi çıkmayanlar, bu hoyrat iktidar ancak kendilerine dokunduğunda ses çıkarabiliyorlar. DTP’ye sürekli baskı yapılması da bu “operasyon”un parçası. Bir “iç düşman”, kitleleri ipliği iyice pazara çıkmış egemenleri sorgulamaktan alıkoymak için bir gereklilik. Ekonomik krizi, içinde bulundukları “siyasi” krizi yönetmenin en iyi yolunun bu olduğunu düşünüyorlar. Onlar gerçekten herhangi bir sorunu çözmek istemiyorlar. Meselenin, dil yasağı gibi büyük bir ayıp olduğu artık herkes tarafından anlaşılmış yönlerinden kurtulup, “kontrol” altında tutmayı hedefliyorlar.
Sizce bu ekmek daha ne kadar su kaldırır?
Bu köse yazisi 199 defa okundu.
Geri Dön: Sibel Öz ] - [ Yazarlar İndeksi ]