Kapıyı çekip dışarı çıktı.Kapının camından içeriye baktı. Az önce kendisine ait
olan ve kapıyı kapatmasıyla artık kendisinin olmayan dükkanın içine baktı.Batmaya yüz tutmuş güneşin yansıdığı camda,
tek gözüyle kendi silüetine diğer gözüyle de camın ardına bakıyordu.Terlemiş alnına, esmer yüzüne, seyrelmiş saçına ve
çirkin bulduğu yağlanmış burnuna bakıyordu.Gözlerine ise bakmaya korkuyordu. Ne vardı acaba gözlerinde? Hüzün mü ?
ısyan mı ? Kadere mi küfrediyordu o gözler ? Herkesin gördüğü o gözlere, kendi bakamıyordu. Tıpkı kendi elleriyle
yarattığı varlıklara dokunamayan Tanrı gibi... Sadece içeriye bakıyordu şimdi. Biraz önce, son kez okşar gibi temizlediği
yerlere, üzerinde defalarca yemeğini yediği, çayını içtiği, tütününü tüttürdüğü masalara, oturup kitap okuduğu, saz
çaldığı, yazılarını yazdığı, dostlarıyla sohbet ettiği sandalyelere, dolaplara, duvarlara, duvarda asılı olan ve üzerinde
Arapça bir ayetin nakşedildiği tabloya, her köşesinde bir anısı bulunan bu yere uzun-uzun bakıyordu. Bir an kendini bir
hırsız gibi düşündü, artık kendisine ait olmayan bu mekana bakmaya hakkı yoktu belki de.Hakkı yoktu eski anılarına hayat
vermeye. Düşünemeyen bu varlıklar, yeni anılar verecekleri insanları bekleyerek başlarını öne eğmişken, hakkı yoktu bu
varlıklarla geçmişten dem vurmaya...
Sazını sağ omzuna astı, içinde ağır bir şey bulunan çantasını sol omzuna ve
birkaç kitap bulunan poşeti de sağ eline alarak, başladı yürümeye.Görmezden geldi birkaç tanıdığını, ortak etmek istemedi
onları derdine.”Yalnızlığına sığın dostum! Büyük adamların tantanası karşısında afallamış olarak görüyorum
seni, ve küçük adamların iğneleriyle sokulmuş” (Nietzsche / Böyle Buyurdu Zerdüşt’ten bir bölüm)
dedi içinden. Yalnızlığına sığınma vaktiydi, inzivaya çekilme vakti ! Gerek yoktu bu küçük insanları görmeye, kendilerini
görsen iğnelerini görmemezlikten gelmen lazım.Otobüs durağına kadar düşünceler içinde yürüdü.Durağa vardığında yükünü
yere bırakıp kadim dostu, tütüne sarıldı.Tütünü bitene kadar, otobüsün gelmemesini umarak, beyninin en kuytu sokaklarına
ulaştırmaya çalışırcasına, derin derin çekiyordu zehirli dumanı içine.
Eve vardığında Goethe’nin
insanları gözyaşları içinde bırakan ve ‘dünyanın en güzel aşk romanı’ ünvanına sahip ‘Genç
Werter’in Acıları’ isimli kitabı okumaya başladı ve gece yarısı kitabı bitirdi. “Bu mu insanları
ağlatıyor? Bu mu genç aşıkları intihara sürükleyen ve ikinci baskısının kapağına ‘ben yaptım, siz yapmayın’
yazısının eklendiği kitap ?” diye düşündü. “Ey Werter sen asla sahip olamayacağın bir kadına
karşı boş umutlar beslemişsin ve sevdiğin evlendiğinde aşk nöbetlerine giriyorsun, ‘acılarının vadesi’
dolduğunda ise sevdiğinin kocasından ödünç aldığın silahla kendini vuruyorsun. Sen, sahip olabileceğin ve seni seven bir
kadının ellerinin arasından kaydığını –alındığını ve belki de gittiğini - görseydin ne yapardın peki?”
ıçinden kitap hakkında bu tür analizler yapa – yapa uykuya daldı...
“Ben çok
değiştim” diyordu sevdiği ona. “Geçen taa uzaklardan beni istemeye geldiler”
diyordu ve ona düğün davetiyesini uzatıyordu. Düğün davetiyesinde şu sözler yazıyordu: “Ebedî dostluklar
coşkuyla olur.Seni yanan evimin coşkusunu beraber izlemeye davet ediyorum.” Uyandı uykusundan ve gördüğü
rüyayı düşünmeye başladı.Özellikle düğün davetiyesi kafasını çok karıştırdı. Henüz bilimsel açıdan sırrı tam olarak
çözülemeyen rüyalar, bilinçdışında birikmiş dağınık düşüncelerin dışavurumu ve beynin arındırılmasıydı. Lakin rüyalarda
beynin düşün(e)mediği düşüncelerin açığa çıkması ve yeni düşünceler yaratması çok tuhaftı. “Ebedî dostluklar
coşkuyla olur.Seni yanan evimin coşkusunu beraber izlemeye davet ediyorum.” Buna benzer bir sözü daha
önce duyduğunu ya da okuduğunu sanmıyordu. “Yanan ev ? Kendi rızası olmadan gerçekleşen evliliğinden mi
bahsediyordu? Yoksa kararan hayatından mı ? Yanan evinin kapılarını açarak, sevgimi de evle beraber yakmamı mı
istiyorsun? Ve yanan sevgimi(zi)n küllerini görerek ebedî bir dostluğu mu başlatmak istiyorsun ? Kusura kalma sevdiğim
borçlu kalamam ! Yanan evinin coşkusuna şahit olmaya karşılık senle bir coşkuyu paylaşacak kadar zengin değilim! Sana,
küle dönmüş evimi gösterecek kadar cesur değilim !”
Teğet geçmeyen şanssızlıklar Puanim: merhabalar,
güzel bir yazi ancak ''(Nietzsche / Böyle Buyurdu Zerdüşt’ten bir bölüm) ''gibi dip not cümleler (*) ya da numara konularak aciklanmak üzere sayfanin altina saklanmalidir ki bu yazinin gidisati,hava durumu,sesi vs vs i icin daha makuldur.(Oxir'in sinirlarindan cikip nietzche'nin bostanina daldim misal...)
yaziyi noktaladiginiz yer de uykuya dalinip söndürülmesi unutulan isiklar gibi...buarada Werter demisken,kitap Mem Hala Hine tarafindan kürt edebiyatina da kazandirilmistir/okunmali...
sevgiler Oxir Bey..
Teğet geçmeyen şanssızlıklar Puanim: Size on üzerinden bir koca bir bir veriyorum...
Kaleminiz utanmasa ağlıyacak nerdeyse.Nedir bu denli sizin kaleminizi ağlatan.Hangi hüzünlü aşk acısı.
Hangi töre ve gelenek, yada hangi sonsuza dek atmayacak olan kalp hangisi...
Yazınıza 1 koca bir verdik çünkü kaleminiz gülücüklerini gözyaşlarına sığdırmak istemiyor.Gülücüklerini doya doya otuz iki diş birden göstererek gülmek istiyor.
Ama şöle bir şeyde var kaleminiz bir kere ağladımı sizin yakında kitabınızın çıkacağına işaret olabilir:)
Bırakın kaleminizi özgürce yazsın....
Teğet geçmeyen şanssızlıklar Puanim: Son yazılarınız hüzün kokuyor Uğur Bey. Gerçi hüzne bilim katmışsınız son mısrada ama biz sizin eski yazılarınızı özledik.
Teğet geçmeyen şanssızlıklar Puanim: gerçekten güzel ve sürükleyici bir yazı olmuş..yazarımız iyi başladığı yazıyı ıyı bıtırmiş..başarılr yazar kardeşime..
Teğet geçmeyen şanssızlıklar
Kapıyı çekip dışarı çıktı.Kapının camından içeriye baktı. Az önce kendisine ait olan ve kapıyı kapatmasıyla artık kendisinin olmayan dükkanın içine baktı.Batmaya yüz tutmuş güneşin yansıdığı camda, tek gözüyle kendi silüetine diğer gözüyle de camın ardına bakıyordu.Terlemiş alnına, esmer yüzüne, seyrelmiş saçına ve çirkin bulduğu yağlanmış burnuna bakıyordu.Gözlerine ise bakmaya korkuyordu. Ne vardı acaba gözlerinde? Hüzün mü ? ısyan mı ? Kadere mi küfrediyordu o gözler ? Herkesin gördüğü o gözlere, kendi bakamıyordu. Tıpkı kendi elleriyle yarattığı varlıklara dokunamayan Tanrı gibi... Sadece içeriye bakıyordu şimdi. Biraz önce, son kez okşar gibi temizlediği yerlere, üzerinde defalarca yemeğini yediği, çayını içtiği, tütününü tüttürdüğü masalara, oturup kitap okuduğu, saz çaldığı, yazılarını yazdığı, dostlarıyla sohbet ettiği sandalyelere, dolaplara, duvarlara, duvarda asılı olan ve üzerinde Arapça bir ayetin nakşedildiği tabloya, her köşesinde bir anısı bulunan bu yere uzun-uzun bakıyordu. Bir an kendini bir hırsız gibi düşündü, artık kendisine ait olmayan bu mekana bakmaya hakkı yoktu belki de.Hakkı yoktu eski anılarına hayat vermeye. Düşünemeyen bu varlıklar, yeni anılar verecekleri insanları bekleyerek başlarını öne eğmişken, hakkı yoktu bu varlıklarla geçmişten dem vurmaya... Sazını sağ omzuna astı, içinde ağır bir şey bulunan çantasını sol omzuna ve birkaç kitap bulunan poşeti de sağ eline alarak, başladı yürümeye.Görmezden geldi birkaç tanıdığını, ortak etmek istemedi onları derdine.”Yalnızlığına sığın dostum! Büyük adamların tantanası karşısında afallamış olarak görüyorum seni, ve küçük adamların iğneleriyle sokulmuş” (Nietzsche / Böyle Buyurdu Zerdüşt’ten bir bölüm) dedi içinden. Yalnızlığına sığınma vaktiydi, inzivaya çekilme vakti ! Gerek yoktu bu küçük insanları görmeye, kendilerini görsen iğnelerini görmemezlikten gelmen lazım.Otobüs durağına kadar düşünceler içinde yürüdü.Durağa vardığında yükünü yere bırakıp kadim dostu, tütüne sarıldı.Tütünü bitene kadar, otobüsün gelmemesini umarak, beyninin en kuytu sokaklarına ulaştırmaya çalışırcasına, derin derin çekiyordu zehirli dumanı içine.
Eve vardığında Goethe’nin insanları gözyaşları içinde bırakan ve ‘dünyanın en güzel aşk romanı’ ünvanına sahip ‘Genç Werter’in Acıları’ isimli kitabı okumaya başladı ve gece yarısı kitabı bitirdi. “Bu mu insanları ağlatıyor? Bu mu genç aşıkları intihara sürükleyen ve ikinci baskısının kapağına ‘ben yaptım, siz yapmayın’ yazısının eklendiği kitap ?” diye düşündü. “Ey Werter sen asla sahip olamayacağın bir kadına karşı boş umutlar beslemişsin ve sevdiğin evlendiğinde aşk nöbetlerine giriyorsun, ‘acılarının vadesi’ dolduğunda ise sevdiğinin kocasından ödünç aldığın silahla kendini vuruyorsun. Sen, sahip olabileceğin ve seni seven bir kadının ellerinin arasından kaydığını –alındığını ve belki de gittiğini - görseydin ne yapardın peki?” ıçinden kitap hakkında bu tür analizler yapa – yapa uykuya daldı...
“Ben çok değiştim” diyordu sevdiği ona. “Geçen taa uzaklardan beni istemeye geldiler” diyordu ve ona düğün davetiyesini uzatıyordu. Düğün davetiyesinde şu sözler yazıyordu: “Ebedî dostluklar coşkuyla olur.Seni yanan evimin coşkusunu beraber izlemeye davet ediyorum.” Uyandı uykusundan ve gördüğü rüyayı düşünmeye başladı.Özellikle düğün davetiyesi kafasını çok karıştırdı. Henüz bilimsel açıdan sırrı tam olarak çözülemeyen rüyalar, bilinçdışında birikmiş dağınık düşüncelerin dışavurumu ve beynin arındırılmasıydı. Lakin rüyalarda beynin düşün(e)mediği düşüncelerin açığa çıkması ve yeni düşünceler yaratması çok tuhaftı. “Ebedî dostluklar coşkuyla olur.Seni yanan evimin coşkusunu beraber izlemeye davet ediyorum.” Buna benzer bir sözü daha önce duyduğunu ya da okuduğunu sanmıyordu. “Yanan ev ? Kendi rızası olmadan gerçekleşen evliliğinden mi bahsediyordu? Yoksa kararan hayatından mı ? Yanan evinin kapılarını açarak, sevgimi de evle beraber yakmamı mı istiyorsun? Ve yanan sevgimi(zi)n küllerini görerek ebedî bir dostluğu mu başlatmak istiyorsun ? Kusura kalma sevdiğim borçlu kalamam ! Yanan evinin coşkusuna şahit olmaya karşılık senle bir coşkuyu paylaşacak kadar zengin değilim! Sana, küle dönmüş evimi gösterecek kadar cesur değilim !”
Bu köse yazisi 300 defa okundu.
Geri Dön: Uğur Özne ] - [ Yazarlar İndeksi ]