Yüz Yıllık Dava: Dersim

Yüz Yllık Dava: Dersim
"Dersim Raporu" Yayınlandı
İstanbul– Türkiye'de, 76 yıl önce Jandarma Genel Komutanlığı tarafından hazırlanan ve sadece 100 adet basılarak "gizli" ve "şahsa özel" ibareleriyle devlet içindeki belli kişilere gönderilen "Dersim Raporu"nu yeniden ve orijinal haliyle yayınlayan İzzeddin Çalışlar, kitabın, dedesi olan dönemin 2. Ordu komutanlarından Orgeneral İzzeddin Çalışlar'dan kaldığını ve babasının kitaplığında ayrı bir yerde muhafaza edildiğini belirtti.
Çalışlar, kitabın Osmanlı döneminden itibaren sürekli, "terbiye edilmesi gereken bir yer" olarak görülmüş Dersim (Tunceli) gerçeğini gözler önüne sermesi bakımından, yeni bilgiler barındırdığını belirtti.
Batı Anadolu'ya sürgün edilen aşiretler hakkında ayrıntılı bilgilerin de yer aldığı raporun "Dersim'deki Aşiretler" bölümünde, bölgede bulunan tüm aşiretler devlete bakışları, nüfusları, sahip oldukları silahlar ve diğer aşiretlerle ilişkileri bakımından fişlenirken, Alevi Dersim Kürtleri'nin nasıl Türkleştirilecekleriyle ilgili yapılacaklar ile Alevi Kürt kadınlarına hakarete varan düzeyde tespitlerde de bulunuluyor.
AKnews, Dersim katliamının ardından, yaşanan sürgün sonrası ailelerinden, aşiretlerinden bir daha haber alamayan Dersimlileri yakından ilgilendiren "Dersim Raporu" ile ilgili, hem raporu bulup yayınlanmasını sağlayan İzzeddin Çalışlar ve hem de raporu yayınlayan yayınevinin editörü Kıvanç Koçak ile konuştu.
Dersim'de yaşananlar hala Türkiye'nin gündemini meşgul ediyor. Siz dedenizin kütüphanesinde 76 yıl önceye ait bu raporu bulduğunuzda neler hissetiniz? Önce buradan başlayalım isterseniz.
Bu rapor yeni bulunmuş değil. 70'li yılların sonlarında, daha çocukken, evde bu kitaba diğerlerinden farklı bir önem verildiğini hissetmiştim. O zamanlar "sakıncalı" sıfatı taşıyan çok kitap vardı. Babamın bu kitabı, özellikle dedemin kitaplığından alıp ayrı bir yerde sakladığını görmüştüm. 20'li yaşlarımda, üniversitedeyken okuduğumda pek bir anlam veremedim. Babamın önemsediği bir kitap olarak yıllarca ayrı bir yerde tuttum. 90'larda tekrar okuduğumda gün ışığına çıkması gereken bir belge olabileceğini düşündüm ama konuyla ilgili değerlendirmeye yetecek bilgim yoktu.
Kayıt altında sadece 100 adet basılmış raporu, kitap olarak yayımlamaya nasıl ve neden karar verdiniz?
Yakın tarihle ilgili çalışmalara 90'lı yıllarda dedemin 1. Dünya Savaşı günlüklerini yayına hazırlamakla başladım. Ardından diğer günlükleri ve Kurtuluş Savaşı anıları geldi. Dönemin önemli bir askeri figürü olduğu için bana intikal etmiş olan belgeleri yayımlamak giderek bir sorumluluk duygusu doğurdu. Asıl işlerimin dışında kalan zamanları bunlara ayırıyorum.
Belge niteliğinde olanları öncelikle aynıyla, sadeleştirme yapmadan fakat maddi hataları düzelterek yayına hazırlamaya çalışıyorum. Günlükler ve anılardan sonra Dersim'i hazırlamaya karar verdim. Çünkü yaptığım araştırmalarda konuyla diğer raporların bir şekilde erişilebilir ve en az bir kere yayımlanmış olmasına rağmen, bu raporun hiçbir yerde bulunmadığını, kimi araştırmacıların varlığından bahsettiğini ve sadece içinden birkaç alıntının elden ele dolaştığını farkettim. Bu durumda yayımlanması gerektiğini düşündüm. Yaklaşık iki yıl önce kitabı özgün halinden dijital ortama geçirmeye başladım. Tipo dizgiden ve farklı kişilerin elinden çıkan metinlerden kaynaklanan çok sayıda yazım hatası ve özellikle yer isimlerinde yazım farklılıkları vardı. Bunları gidererek yayına hazırladım.
Bize raporun içeriğinden söz eder misiniz? Rapordaki tezler, düşünceler, öneriler hakkında siz ne düşünüyorsunuz?
Rapor, öncelikle son derece ayrıntılı bir Dersim bölgesi envanterini içeriyor. Bölgenin coğrafi, demografik, iktisadi ve sosyal özellikleri üzerine, bundan önceki raporlardan da yararlanan ciddi ve disiplinli bir çalışma. İkinci bölümünde ise 19. yüzyıl ortalarından itibaren bölgedeki ayaklanma ve bastırma harekâtlarının genel bir değerlendirmesi yapılıyor. Sonunda ise 1933 yılı için planlanan "Tedip Harekâtı"nın bütçesi yer alıyor. Özgün hali 266 sayfa olan rapor, doğal olarak askeri bir bakış açısı taşıyor; fakat temel önermesi bölgedeki sorunun askeri yöntemlerle çözülemeyeceği. Temel olarak bölgede yaşayan topluluklar hükümete bağlı olanlar ve asiler olanlar ikiye ayrılıyor. Hükümetin rapordaki bilgiler ışığında bölgeye yönelik politika geliştirmesi bekleniyor.
Rapordan da anlaşıldığı gibi, devletin Dersim'e bakış açısı o günden bugüne aslında ciddi bir değişiklik geçirmemiş. Örneğin barajlar politikası o gün de öneriliyor, bugün de yapılmak isteniyor. Dersim konusunda bu ısrar niye sizce? Siz bu ısrarı neye bağlıyorsunuz?
Geçmişle bugün arasında benzerlikler kurarken, dönemsel koşulları gözönünde bulundurmadan yapılan değerlendirmelerin hatalı yorumlara yol açtığını düşünürüm; fakat bu konuda dramatik bir benzerlik olduğu görülüyor. Herşey değişirken sorunu çözemeyen bir politikanın değişmemesi, bunun ancak hükümetler üstü, yani bir devlet politikası olmasıyla açıklanabilir gibi geliyor. Üstelik, rapor benzeri uygulamaların Osmanlı döneminde de uygulana geldiğini ve çözüm getirmediğini gösteriyor.
Raporda ciddi bir asimilasyon politikası öneriliyor. Hala da barajlar politikasıyla bu uygulanmak isteniyor. Sizce aradan geçen bunca yıla rağmen gerçekleştirilmesi mümkün olmamış bir politikada neden ısrar ediliyor?
Raporda, bugün asimilasyon olarak tanımlayabileceğimiz tedip önlemleriyle, bugünkü barajlar politikasının benzer nitelikte sonuçlar doğurduğu ileri sürülebilir; fakat bu soruya kesin yanıt verebilecek bilgim yok. Bana öyle geliyor ki, hükümet kendine has etkili bir politika üretememiş olduğundan geçmişten gelen hareketi sürdürmekle yetiniyor. Temel sorun, Türkiye'nin siyasetinde hükümetler üstü politikalar olması. Kimi konularda hükümetler hüküm veremiyor.
Dersim'de yaşayan aşiretlerin ayrıntılı bir içeriğini sunan rapor, "eşkıyayla mücadele" adı altında aslında o günlerden günümüze uzanan bir zihniyeti de ortaya koyuyor. Köylerin yakılması, boşaltılması, yayla yasakları, dağların uçaklarla bombalanması, Kürt kültürünü, dilini yasaklamak, bölge insanını Türk olduklarına ikna etmek için dayatılan yıkıcı, kıyıcı, ulus-devlet inşasına yönelik bir zihniyeti görüyoruz raporda. Siz bu zihniyeti nasıl değerlendiriyorsunuz?
Değil bugün için, 1930'lu yıllar için bile "demode" bir yaklaşım. Siyasi tarihte modern dünyanın 19. yüzyıldan sonra terkettiği yöntemler kullanılıyor. Sözünü ettikleriniz, aynı dönemde vatandaşını medeni haklarla buluşturan modernist yeniden yapılanmayla çelişiyor. 1922'de başlayan ulus devlet rejimini tutundurma çabaları, Dersim'de işlemiyor. Vergi toplanamıyor, kamu hizmetleri götürülemiyor. Raporda doğrudan Kürtlere yönelik bir hareket öngörülmese de, hatta güncel tabirle Kürt realitesi tanınıyorsa da kimin Kürt olup kimin olmadığını belirleme çabası hissediliyor.
Bu arada bölgede eşkıya olmadığı da söylenemez. Toplumsal yapı içinde yüzlerce yıldır şartlarında değişme olmamış, toplumdan izole kalmış kabileler de var. Eşkıya tabirinin karşılığının 80'li yıllardaki militer görüşten farklı olduğunu da düşünüyorum. Eski dilde 'şaki'nin (şikayetçi) çoğulu. Raporu bugün yazılmış gibi okumamak lazım. Garip gelebilir ama konuyla ilgili daha sonra yazılmış raporlarla kıyaslandığında hümanist unsurlar bile taşıdığı söylenebilir. Ben bu rapor üzerine, o dönemdeki hükümetin yeni bir politika geliştirmemiş olmasından dolayı, birkaç yıl sonra, 1937'de yaşanan ve resmi belleğin unutmak istediklerinin yaşandığını düşünüyorum. Ne gariptir ki, resmi belleğin unutturmak istediklerini yine o kanat hatırlattı. Üstelik savunarak…
Raporda en son CHP'li Onur Öymen'in de tartışma yaratan sözlerinde olduğu gibi şiddet kullanılması da açıkca dile getiriliyor. Ben şunu merak ediyorum, devlet Dersim'den neden bu kadar korkuyor? Ya da size göre Dersim üzerinde neden bu kadar duruyor devlet?
Bunun teorik yanıtını vermek için kapsamlı bir makale yazmak lazım. Popülist bir yanıtla geçiştireyim. Devlet türbanlı öğrenciden, travesti öğretim görevlisinden, ateist romancıdan, Ermeni entelektüelden, komünist sinemacıdan, lezbiyen bakandan, heavy-metalci tornacıdan, çevreci anarşistten, Kürt yayın yönetmeninden neden korkuyorsa, Tunceli'den de o yüzden korkuyor. Türdeş olmayandan korkuyor. Çünkü onun hayatına istediği gibi müdahale edemiyor. Bireyi kontrol etme çabasına son verse ve her bireyin devletten daha büyük bir değer olduğunu kabullense, korkacak bir şeyi de kalmaz.
Aslında rapor bir bakıma bölgede 30 yıldır devam neden bir savaş olduğunu da anlamamızı sağlıyor. Böyle bakınca aslında günümüzde de pek bir değişiklik yok. Sizce bu sorun nasıl çözülebilir? Bu sorunun çözülebilmesi için neler yapılmalı? En azından insanların bu nedenle ölmemeleri için yapılması gerekenlerle ilgili bir sıralama yapsanız, ilk üç adımda nelere yer verilmesi gerektiğini düşünüyorsunuz?
Zihniyet bir çırpıda değişmese de, en azından bir değişim sürecine girdiği görülüyor. Ortada bir sorun var; ama şikayetçi olan da sorunu tanımlayan da aynı taraf. Türkiye, "x+x=?" problemini çözmeye çalışan bir matematikçi gibi. Sorunu bilmeyen, ifade edilmesine dahi tahammülü olmayan tarafın çözüm bulma ihtimali de olamaz. Önce her Kürt'ün bireysel olarak Türkiye'yle ne sorunu olduğunun saptanması lazım. İkinci aşama "Türkiye'nin Kürt sorunu"ndan, "Türkiye'deki Kürtler'in sorunları" algılamasına geçilmesi. Üçüncü adım ise Türkiye'nin, Kürtler'in sorunlarını vatandaşın sorunu olarak algılaması olabilir. Ben, benle bir sorunu olan yan dairedeki komşuma küsmek yerine, "Gel kardeşim, neymiş sorunun bir anlat," derim. Geniş medya sorunun tahlili ve çözümü için istekli ve samimi olmadıkça, mesele kamuoyunda büyük bir muamma olarak kalmayı sürdürür; devlet gibi toplum da Tunceli'den korkar.
- İNSEL: ZİHNİYET KESİNTİSİZ SÜRÜYOR
Raporu yayınlayan İletişim Yayınları'nın Editörü Kıvanç Koçak ise, "Osmanlı'dan günümüze kadar uzanan bir zihniyet kesintisiz sürüyor" dedi. Koçak, "Bu rapor yayınevine nasıl geldi ve neden yayınlanmasına karar verdiniz?" sorusuna şu yanıtı verdi:
"Kitabı bir yayın kurulu toplantısında ilk gündeme getiren akademisyen yazar Ahmet İnsel oldu. Çalışlar'ın dedesinin kütüphanesinden böyle bir rapor çıktığını, bunu bastırmak istediğini söyleyince yayın kurulumuz öneriyi kabul etti. İzzeddin beyin kitabın sunuş yazısında belirttiği gibi editöryal anlamda büyük katkıların söz konusu olduğu bir kitap değil bu elbette. Bizim yaptığımız sadece raporu daha okunabilir, anlaşılabilir kılmak için başlıklama sistemi oluşturmak (raporun kendisinde böyle bir sistematik pek yok) ve kimi eski sözcüklerin yanına günümüz Türkçesi'ndeki karşılıklarını koymak oldu. Raporun kendisindeki kimi bariz hatalı yazımlara da müdahale ettik o kadar. Bunları zaten kitabın girişine koyduğumuz notla da belirttik.
Kitabın arka kapağını yazarken az çok değindim aslında. Kişisel olarak kitapla uğraşırken en çok dikkatimi çeken nokta, Osmanlı'dan günümüze kadar uzanan bir zihniyetin neredeyse kesintisiz şekilde sürüyor olması. Osmanlı döneminden itibaren sürekli, "terbiye edilmesi gereken bir yer" olarak görülmüş Dersim. Cumhuriyet de aslında ulus-devlet inşası sırasında bu mirası devralmış; o bölgede yaşayanların "Türk" olduklarını ispat çabası bilhassa kayda değer ama ötesinde uygulanan kıyıcı, yıkıcı tedbirler bir sürecin devamı.
Özellikle kitaptaki harekât krokilerine bakınca insanın etkilenmemesi mümkün değil. sonuçta vatandaşınıza "düşman kuvvetler" muamelesi yapıyorsunuz. Bu arada şuna da değinmek lazım herhalde, Osmanlı'dan itibaren arada nispeten sağduyulu sesler de çıkmış; bunu kitapta yer alan, çeşitli tarihlerde hazırlanmış kimi raporlardan görmek mümkün ama bunlar pek kaale alınmamış zaten.
Şahsen kitabı şu açıdan önemli buluyorum: Dersim projeksiyonunu büyütüp, genel olarak o bölgeye uyarladığınızda onyıllardır akan kanın kökenlerini net olarak görebiliyorsunuz."
- DERSİM RAPORU'NDAN BÖLÜMLER:
"(...) Yavuz Sultan Selim'in gazabı olmasaydı, bugün güzel Türkiye'mizde tek bir Sünnî'ye tesadüf etmek imkânı belki de mümkün olamayacaktı. Zira Farisî dili salgını nasıl ki hakanların harimine ve devlet muhaberatına kadar girmişse, bu dilin hemen hemen bir lazımı gayri müfarıkı (olmazsa olmazı) olan Şiilik de onu takip edecekti... Eğer Yavuz'un garazı Dersim'in yalçın dağları içine girebilmiş olaydı, herhalde Dersim'i de bugün maddi ve manevi başka bir yol üzerinde görürdük..."
"(...) 'Dersimliler Türk ise niçin dilleri Türk değildir?' diyenlere karşı, 'Dersimliler Türktür fakat ana yurtlarında Şiiliğe bulaşmışlar, dillerine yarıya kadar Farisî kelimeler almışlar, uzun müddet İran harsı ve dilinin tesiri altında kalmışlar ve nihayet Selçuk saraylarını istila eden Türk devletinin kuyudatına kadar giren bu dil, Dersimli'nin kalbine kadar işlemiş, kendilerine Şiiliği talim eden seyitleri ve babaları aslen kendi nesillerinden olmadığı için, Kızılbaşlık aleyhtarlığı ile yapılan devlet takipleri, kendilerini büsbütün Türk âlemi ile temastan kestirmiş ve sindirmiş, bu suretle her gün bir az daha Farisî diline yaklaşmışlar ve nihayet yedi sekiz asır içinde, kısmen yine dillerini unutmamaya, hatıralarını ve karakterlerini muhafaza etmeye muvaffak olmuşlardır. Kürt değildirler. Kürtlükle alakaları yoktur. Asılları ve nesilleri Türkmen olan Zaza'dırlar. Dilleri de Kürtçe değil, Zazaca'dır' denebilir..."
- DERSİM'DEN SÜRGÜN EDİLMESİ İSTENEN AİLELER:
Seyit Rıza, oğulları ve biraderinin çocukları.
Kırganlı Süleyman ve amcazadeleri.
Bahtiyarlı, Rotanlı Veli Beyzade Hüseyin Bey ve amcazadesi, küçük oğlu.
Karaballı Mehmet Ali Ağa ve Koç Ağa.
Aşağı Abbas'tan Zeynozadeler kamilen, sabık mebus Mustafa Ağa ve avanesi.
Ferhat uşağından Cemşit, Diyap ağalar, Kahraman Ağa'nm torunları ve Küçük Ağa.
Pilvenk'ten Kavsioğlu'nun oğulları.
Ovacık'ta Güdi köyünde maruf Alişar.
Havran aşireti reisi kısmen.
Kureyşan aşireti reisi kamilen.
Koç uşağı Aşireti rüesası kamilen.
Ovacık'ta Pülürlü Munzur Ağa, Zeynel Ağa ve Kalanlı'da Munzur Ağa'ya mensup rüesadan Nuri Ağa ve biraderleri.
Çarıklılar'ın ve Kutu deresine yakın olan aşairin rüesası kamilen, Keçel uşağı reisi ağa ve Ali Şevki Bey.
Çalışlar, kitabın Osmanlı döneminden itibaren sürekli, "terbiye edilmesi gereken bir yer" olarak görülmüş Dersim (Tunceli) gerçeğini gözler önüne sermesi bakımından, yeni bilgiler barındırdığını belirtti.
Batı Anadolu'ya sürgün edilen aşiretler hakkında ayrıntılı bilgilerin de yer aldığı raporun "Dersim'deki Aşiretler" bölümünde, bölgede bulunan tüm aşiretler devlete bakışları, nüfusları, sahip oldukları silahlar ve diğer aşiretlerle ilişkileri bakımından fişlenirken, Alevi Dersim Kürtleri'nin nasıl Türkleştirilecekleriyle ilgili yapılacaklar ile Alevi Kürt kadınlarına hakarete varan düzeyde tespitlerde de bulunuluyor.
AKnews, Dersim katliamının ardından, yaşanan sürgün sonrası ailelerinden, aşiretlerinden bir daha haber alamayan Dersimlileri yakından ilgilendiren "Dersim Raporu" ile ilgili, hem raporu bulup yayınlanmasını sağlayan İzzeddin Çalışlar ve hem de raporu yayınlayan yayınevinin editörü Kıvanç Koçak ile konuştu.
Dersim'de yaşananlar hala Türkiye'nin gündemini meşgul ediyor. Siz dedenizin kütüphanesinde 76 yıl önceye ait bu raporu bulduğunuzda neler hissetiniz? Önce buradan başlayalım isterseniz.
Bu rapor yeni bulunmuş değil. 70'li yılların sonlarında, daha çocukken, evde bu kitaba diğerlerinden farklı bir önem verildiğini hissetmiştim. O zamanlar "sakıncalı" sıfatı taşıyan çok kitap vardı. Babamın bu kitabı, özellikle dedemin kitaplığından alıp ayrı bir yerde sakladığını görmüştüm. 20'li yaşlarımda, üniversitedeyken okuduğumda pek bir anlam veremedim. Babamın önemsediği bir kitap olarak yıllarca ayrı bir yerde tuttum. 90'larda tekrar okuduğumda gün ışığına çıkması gereken bir belge olabileceğini düşündüm ama konuyla ilgili değerlendirmeye yetecek bilgim yoktu.
Kayıt altında sadece 100 adet basılmış raporu, kitap olarak yayımlamaya nasıl ve neden karar verdiniz?
Yakın tarihle ilgili çalışmalara 90'lı yıllarda dedemin 1. Dünya Savaşı günlüklerini yayına hazırlamakla başladım. Ardından diğer günlükleri ve Kurtuluş Savaşı anıları geldi. Dönemin önemli bir askeri figürü olduğu için bana intikal etmiş olan belgeleri yayımlamak giderek bir sorumluluk duygusu doğurdu. Asıl işlerimin dışında kalan zamanları bunlara ayırıyorum.
Belge niteliğinde olanları öncelikle aynıyla, sadeleştirme yapmadan fakat maddi hataları düzelterek yayına hazırlamaya çalışıyorum. Günlükler ve anılardan sonra Dersim'i hazırlamaya karar verdim. Çünkü yaptığım araştırmalarda konuyla diğer raporların bir şekilde erişilebilir ve en az bir kere yayımlanmış olmasına rağmen, bu raporun hiçbir yerde bulunmadığını, kimi araştırmacıların varlığından bahsettiğini ve sadece içinden birkaç alıntının elden ele dolaştığını farkettim. Bu durumda yayımlanması gerektiğini düşündüm. Yaklaşık iki yıl önce kitabı özgün halinden dijital ortama geçirmeye başladım. Tipo dizgiden ve farklı kişilerin elinden çıkan metinlerden kaynaklanan çok sayıda yazım hatası ve özellikle yer isimlerinde yazım farklılıkları vardı. Bunları gidererek yayına hazırladım.
Bize raporun içeriğinden söz eder misiniz? Rapordaki tezler, düşünceler, öneriler hakkında siz ne düşünüyorsunuz?
Rapor, öncelikle son derece ayrıntılı bir Dersim bölgesi envanterini içeriyor. Bölgenin coğrafi, demografik, iktisadi ve sosyal özellikleri üzerine, bundan önceki raporlardan da yararlanan ciddi ve disiplinli bir çalışma. İkinci bölümünde ise 19. yüzyıl ortalarından itibaren bölgedeki ayaklanma ve bastırma harekâtlarının genel bir değerlendirmesi yapılıyor. Sonunda ise 1933 yılı için planlanan "Tedip Harekâtı"nın bütçesi yer alıyor. Özgün hali 266 sayfa olan rapor, doğal olarak askeri bir bakış açısı taşıyor; fakat temel önermesi bölgedeki sorunun askeri yöntemlerle çözülemeyeceği. Temel olarak bölgede yaşayan topluluklar hükümete bağlı olanlar ve asiler olanlar ikiye ayrılıyor. Hükümetin rapordaki bilgiler ışığında bölgeye yönelik politika geliştirmesi bekleniyor.
Rapordan da anlaşıldığı gibi, devletin Dersim'e bakış açısı o günden bugüne aslında ciddi bir değişiklik geçirmemiş. Örneğin barajlar politikası o gün de öneriliyor, bugün de yapılmak isteniyor. Dersim konusunda bu ısrar niye sizce? Siz bu ısrarı neye bağlıyorsunuz?
Geçmişle bugün arasında benzerlikler kurarken, dönemsel koşulları gözönünde bulundurmadan yapılan değerlendirmelerin hatalı yorumlara yol açtığını düşünürüm; fakat bu konuda dramatik bir benzerlik olduğu görülüyor. Herşey değişirken sorunu çözemeyen bir politikanın değişmemesi, bunun ancak hükümetler üstü, yani bir devlet politikası olmasıyla açıklanabilir gibi geliyor. Üstelik, rapor benzeri uygulamaların Osmanlı döneminde de uygulana geldiğini ve çözüm getirmediğini gösteriyor.
Raporda ciddi bir asimilasyon politikası öneriliyor. Hala da barajlar politikasıyla bu uygulanmak isteniyor. Sizce aradan geçen bunca yıla rağmen gerçekleştirilmesi mümkün olmamış bir politikada neden ısrar ediliyor?
Raporda, bugün asimilasyon olarak tanımlayabileceğimiz tedip önlemleriyle, bugünkü barajlar politikasının benzer nitelikte sonuçlar doğurduğu ileri sürülebilir; fakat bu soruya kesin yanıt verebilecek bilgim yok. Bana öyle geliyor ki, hükümet kendine has etkili bir politika üretememiş olduğundan geçmişten gelen hareketi sürdürmekle yetiniyor. Temel sorun, Türkiye'nin siyasetinde hükümetler üstü politikalar olması. Kimi konularda hükümetler hüküm veremiyor.
Dersim'de yaşayan aşiretlerin ayrıntılı bir içeriğini sunan rapor, "eşkıyayla mücadele" adı altında aslında o günlerden günümüze uzanan bir zihniyeti de ortaya koyuyor. Köylerin yakılması, boşaltılması, yayla yasakları, dağların uçaklarla bombalanması, Kürt kültürünü, dilini yasaklamak, bölge insanını Türk olduklarına ikna etmek için dayatılan yıkıcı, kıyıcı, ulus-devlet inşasına yönelik bir zihniyeti görüyoruz raporda. Siz bu zihniyeti nasıl değerlendiriyorsunuz?
Değil bugün için, 1930'lu yıllar için bile "demode" bir yaklaşım. Siyasi tarihte modern dünyanın 19. yüzyıldan sonra terkettiği yöntemler kullanılıyor. Sözünü ettikleriniz, aynı dönemde vatandaşını medeni haklarla buluşturan modernist yeniden yapılanmayla çelişiyor. 1922'de başlayan ulus devlet rejimini tutundurma çabaları, Dersim'de işlemiyor. Vergi toplanamıyor, kamu hizmetleri götürülemiyor. Raporda doğrudan Kürtlere yönelik bir hareket öngörülmese de, hatta güncel tabirle Kürt realitesi tanınıyorsa da kimin Kürt olup kimin olmadığını belirleme çabası hissediliyor.
Bu arada bölgede eşkıya olmadığı da söylenemez. Toplumsal yapı içinde yüzlerce yıldır şartlarında değişme olmamış, toplumdan izole kalmış kabileler de var. Eşkıya tabirinin karşılığının 80'li yıllardaki militer görüşten farklı olduğunu da düşünüyorum. Eski dilde 'şaki'nin (şikayetçi) çoğulu. Raporu bugün yazılmış gibi okumamak lazım. Garip gelebilir ama konuyla ilgili daha sonra yazılmış raporlarla kıyaslandığında hümanist unsurlar bile taşıdığı söylenebilir. Ben bu rapor üzerine, o dönemdeki hükümetin yeni bir politika geliştirmemiş olmasından dolayı, birkaç yıl sonra, 1937'de yaşanan ve resmi belleğin unutmak istediklerinin yaşandığını düşünüyorum. Ne gariptir ki, resmi belleğin unutturmak istediklerini yine o kanat hatırlattı. Üstelik savunarak…
Raporda en son CHP'li Onur Öymen'in de tartışma yaratan sözlerinde olduğu gibi şiddet kullanılması da açıkca dile getiriliyor. Ben şunu merak ediyorum, devlet Dersim'den neden bu kadar korkuyor? Ya da size göre Dersim üzerinde neden bu kadar duruyor devlet?
Bunun teorik yanıtını vermek için kapsamlı bir makale yazmak lazım. Popülist bir yanıtla geçiştireyim. Devlet türbanlı öğrenciden, travesti öğretim görevlisinden, ateist romancıdan, Ermeni entelektüelden, komünist sinemacıdan, lezbiyen bakandan, heavy-metalci tornacıdan, çevreci anarşistten, Kürt yayın yönetmeninden neden korkuyorsa, Tunceli'den de o yüzden korkuyor. Türdeş olmayandan korkuyor. Çünkü onun hayatına istediği gibi müdahale edemiyor. Bireyi kontrol etme çabasına son verse ve her bireyin devletten daha büyük bir değer olduğunu kabullense, korkacak bir şeyi de kalmaz.
Aslında rapor bir bakıma bölgede 30 yıldır devam neden bir savaş olduğunu da anlamamızı sağlıyor. Böyle bakınca aslında günümüzde de pek bir değişiklik yok. Sizce bu sorun nasıl çözülebilir? Bu sorunun çözülebilmesi için neler yapılmalı? En azından insanların bu nedenle ölmemeleri için yapılması gerekenlerle ilgili bir sıralama yapsanız, ilk üç adımda nelere yer verilmesi gerektiğini düşünüyorsunuz?
Zihniyet bir çırpıda değişmese de, en azından bir değişim sürecine girdiği görülüyor. Ortada bir sorun var; ama şikayetçi olan da sorunu tanımlayan da aynı taraf. Türkiye, "x+x=?" problemini çözmeye çalışan bir matematikçi gibi. Sorunu bilmeyen, ifade edilmesine dahi tahammülü olmayan tarafın çözüm bulma ihtimali de olamaz. Önce her Kürt'ün bireysel olarak Türkiye'yle ne sorunu olduğunun saptanması lazım. İkinci aşama "Türkiye'nin Kürt sorunu"ndan, "Türkiye'deki Kürtler'in sorunları" algılamasına geçilmesi. Üçüncü adım ise Türkiye'nin, Kürtler'in sorunlarını vatandaşın sorunu olarak algılaması olabilir. Ben, benle bir sorunu olan yan dairedeki komşuma küsmek yerine, "Gel kardeşim, neymiş sorunun bir anlat," derim. Geniş medya sorunun tahlili ve çözümü için istekli ve samimi olmadıkça, mesele kamuoyunda büyük bir muamma olarak kalmayı sürdürür; devlet gibi toplum da Tunceli'den korkar.- İNSEL: ZİHNİYET KESİNTİSİZ SÜRÜYOR
Raporu yayınlayan İletişim Yayınları'nın Editörü Kıvanç Koçak ise, "Osmanlı'dan günümüze kadar uzanan bir zihniyet kesintisiz sürüyor" dedi. Koçak, "Bu rapor yayınevine nasıl geldi ve neden yayınlanmasına karar verdiniz?" sorusuna şu yanıtı verdi:
"Kitabı bir yayın kurulu toplantısında ilk gündeme getiren akademisyen yazar Ahmet İnsel oldu. Çalışlar'ın dedesinin kütüphanesinden böyle bir rapor çıktığını, bunu bastırmak istediğini söyleyince yayın kurulumuz öneriyi kabul etti. İzzeddin beyin kitabın sunuş yazısında belirttiği gibi editöryal anlamda büyük katkıların söz konusu olduğu bir kitap değil bu elbette. Bizim yaptığımız sadece raporu daha okunabilir, anlaşılabilir kılmak için başlıklama sistemi oluşturmak (raporun kendisinde böyle bir sistematik pek yok) ve kimi eski sözcüklerin yanına günümüz Türkçesi'ndeki karşılıklarını koymak oldu. Raporun kendisindeki kimi bariz hatalı yazımlara da müdahale ettik o kadar. Bunları zaten kitabın girişine koyduğumuz notla da belirttik.
Kitabın arka kapağını yazarken az çok değindim aslında. Kişisel olarak kitapla uğraşırken en çok dikkatimi çeken nokta, Osmanlı'dan günümüze kadar uzanan bir zihniyetin neredeyse kesintisiz şekilde sürüyor olması. Osmanlı döneminden itibaren sürekli, "terbiye edilmesi gereken bir yer" olarak görülmüş Dersim. Cumhuriyet de aslında ulus-devlet inşası sırasında bu mirası devralmış; o bölgede yaşayanların "Türk" olduklarını ispat çabası bilhassa kayda değer ama ötesinde uygulanan kıyıcı, yıkıcı tedbirler bir sürecin devamı.
Özellikle kitaptaki harekât krokilerine bakınca insanın etkilenmemesi mümkün değil. sonuçta vatandaşınıza "düşman kuvvetler" muamelesi yapıyorsunuz. Bu arada şuna da değinmek lazım herhalde, Osmanlı'dan itibaren arada nispeten sağduyulu sesler de çıkmış; bunu kitapta yer alan, çeşitli tarihlerde hazırlanmış kimi raporlardan görmek mümkün ama bunlar pek kaale alınmamış zaten.
Şahsen kitabı şu açıdan önemli buluyorum: Dersim projeksiyonunu büyütüp, genel olarak o bölgeye uyarladığınızda onyıllardır akan kanın kökenlerini net olarak görebiliyorsunuz."
- DERSİM RAPORU'NDAN BÖLÜMLER:
"(...) Yavuz Sultan Selim'in gazabı olmasaydı, bugün güzel Türkiye'mizde tek bir Sünnî'ye tesadüf etmek imkânı belki de mümkün olamayacaktı. Zira Farisî dili salgını nasıl ki hakanların harimine ve devlet muhaberatına kadar girmişse, bu dilin hemen hemen bir lazımı gayri müfarıkı (olmazsa olmazı) olan Şiilik de onu takip edecekti... Eğer Yavuz'un garazı Dersim'in yalçın dağları içine girebilmiş olaydı, herhalde Dersim'i de bugün maddi ve manevi başka bir yol üzerinde görürdük..."
"(...) 'Dersimliler Türk ise niçin dilleri Türk değildir?' diyenlere karşı, 'Dersimliler Türktür fakat ana yurtlarında Şiiliğe bulaşmışlar, dillerine yarıya kadar Farisî kelimeler almışlar, uzun müddet İran harsı ve dilinin tesiri altında kalmışlar ve nihayet Selçuk saraylarını istila eden Türk devletinin kuyudatına kadar giren bu dil, Dersimli'nin kalbine kadar işlemiş, kendilerine Şiiliği talim eden seyitleri ve babaları aslen kendi nesillerinden olmadığı için, Kızılbaşlık aleyhtarlığı ile yapılan devlet takipleri, kendilerini büsbütün Türk âlemi ile temastan kestirmiş ve sindirmiş, bu suretle her gün bir az daha Farisî diline yaklaşmışlar ve nihayet yedi sekiz asır içinde, kısmen yine dillerini unutmamaya, hatıralarını ve karakterlerini muhafaza etmeye muvaffak olmuşlardır. Kürt değildirler. Kürtlükle alakaları yoktur. Asılları ve nesilleri Türkmen olan Zaza'dırlar. Dilleri de Kürtçe değil, Zazaca'dır' denebilir..."
- DERSİM'DEN SÜRGÜN EDİLMESİ İSTENEN AİLELER:
Seyit Rıza, oğulları ve biraderinin çocukları.
Kırganlı Süleyman ve amcazadeleri.
Bahtiyarlı, Rotanlı Veli Beyzade Hüseyin Bey ve amcazadesi, küçük oğlu.
Karaballı Mehmet Ali Ağa ve Koç Ağa.
Aşağı Abbas'tan Zeynozadeler kamilen, sabık mebus Mustafa Ağa ve avanesi.
Ferhat uşağından Cemşit, Diyap ağalar, Kahraman Ağa'nm torunları ve Küçük Ağa.
Pilvenk'ten Kavsioğlu'nun oğulları.
Ovacık'ta Güdi köyünde maruf Alişar.
Havran aşireti reisi kısmen.
Kureyşan aşireti reisi kamilen.
Koç uşağı Aşireti rüesası kamilen.
Ovacık'ta Pülürlü Munzur Ağa, Zeynel Ağa ve Kalanlı'da Munzur Ağa'ya mensup rüesadan Nuri Ağa ve biraderleri.
Çarıklılar'ın ve Kutu deresine yakın olan aşairin rüesası kamilen, Keçel uşağı reisi ağa ve Ali Şevki Bey.
AKnews
2010-02-17 11:48:13 Siirtce.Net
125 defa okundu.
Siirt Haberleri
- Farid Farjad Diyarbakır'da Konser veriyor
- Diljen Ronî'nin Yeni Klibi Gulek
- Bu Kalp Seni Unutur mu Yayından Kaldırıldı
- Ali İle Ramazan
- Her Bijî Haldun Dormen!
- İlkay Akkaya'nın yeni albümü çıktı
- Yüz Yıllık Dava: Dersim
- Metin Yoksu'nun Son Şiiri
- Kürt Diline Bir Katkı da 'Lis Yayınları'ndan
- Uğur Yücel: Bağıra bağıra barış...

